29 Mart 2010 Pazartesi
PAGANİZM VE HIRİSTİYANLIK
Faşizmin ideolojik altyapısının en önemli unsurunu ırkçılığın oluşturduğu söylenebilir. Tarihsel ve güncel faşizm örneklerine bakıldığında, hepsinin de merkezinde ırkçı ya da en azından aşırı milliyetçi bir söylem bulmak mümkündür. Faşizm adına uygulanan her türlü şiddet eylemi de bu ırkçı söyleme dayandırılarak meşrulaştırılmaya çalışılır. Örneğin "etnik temizlik" uygulanır; çünkü bir etnik grup faşistlerin ait oldukları ırkın "saflığını" bozmakta ya da o ırka ait addedilen topraklar üzerinde yaşamaktadır. İllegal eylemler, cinayetler işlenir ve bunlar "ırkın ya da ulusun geleceğini korumak" gibi sözde kutsal amaçlara adanır.
Dolayısıyla faşizmin köklerini ırkçılıkta aramak, ırkçılığın nasıl ortaya çıktığına bakarak faşizmi analiz etmek gerekir.
Irkçılığı ele aldığımızda ilk söylenmesi gereken şey ise, bunun modern bir hastalık olduğudur. Modernizm öncesi çağlarda da ırkçılığın bazı yerel örnekleri görülmüştür belki -özellikle de Yahudilerde- ama bu ideolojinin yaygınlaşması ve pek çok topluma bulaşması, modernizmle birlikte gerçekleşmiştir.
Modernizmin ırkçılığa kaynaklık eden temel özelliği ise, dini toplumsal yaşamın dışına çıkarmış olması, bir başka deyişle din-dışı bir toplum kurmasıdır.
Modernizm öncesi çağda, yani Avrupa için konuşmak gerekirse Hıristiyanlığın topluma egemen olduğu eski zamanlarda, ırkçılık kendisine hayat sahası bulamıyordu. Bunun en büyük nedeni ise, Hıristiyanlığın -aynı İslam gibi- evrensel bir din olması ve insanlar arasındaki ırk, dil, renk gibi farklılıkları önemsizleştirmesiydi. Hıristiyanlık, bunun da ötesinde, faşizmin diğer temel ideolojik kaynaklarını, yani örneğin şiddetin yüceltilmesini, savaşın kutsanmasını, ölmenin ve öldürmenin başlı başına bir değer olarak algılanmasını da tamamen engelleyen bir kültürel çevre oluşturmuştu.
Oysa bu kültürel çevre, Hıristiyanlığın egemenliğinden önce Avrupa'da mevcuttu. Hıristiyanlık gelmeden önce, Avrupalı toplumlar, ait oldukları Hint-Avrupa kültürünün temel özelliklerini taşıyorlardı. Hint-Avrupa kültürünün en temel özelliği ise, pagan yani çok Tanrılı dinlere sahip olmasıydı. Avrupalılar, ibadet ettikleri bu ilahların kendilerine hayatın farklı yönlerinde yol gösterdiğine ve yardım ettiklerine inanıyorlardı. Bu ilahların en önemlileri arasında ise, hemen her pagan toplumda savaş tanrıları yer alırdı.
Pagan inancında savaş tanrılarına gösterilen bu rağbet, bu kültürde şiddetin kutsanmasının bir sonucuydu. Pagan kavimler birer barbar toplumuydular ve daimi bir savaş atmosferi içinde yaşıyorlardı. Kavim adına öldürmek, kan dökmek kutsal bir görev sayılıyordu ve bunun sonucunda da bu inancı desteklesin diye bir çok "savaş tanrısı" üretmişlerdi.
Dolayısıyla şiddetin ya da vahşetin hemen her türü, pagan dünyasında kendisine meşru bir yer bulabiliyordu. Şiddeti yasaklayan, bunun gayr-i ahlaki olduğunu söyleyen elle tutulur hiçbir öğreti, bir kanun ya da bir "şeriat" yoktu. Pagan dünyasının rakipsiz hakimi olan Roma, insanların vahşi hayvanlara parçalatıldıkları ya da ölümüne dövüştürüldükleri arenaların diyarıydı. Kuzeyli barbar pagan kavimler ise, bir yandan birbirlerini kırıp geçiriyor, bir yandan da Roma'yı yağmalamaya çalışıyorlardı. Kısacası, kuvvetin, yalnızca ve yalnızca kaba kuvvetin geçerli olduğu, dahası bu kuvvetin her türlü kullanımının ahlaki sayıldığı, hatta ciddi bir ahlak kavramının bile var olmadığı bir dünyaydı pagan dünyası.
Ancak bu pagan dünyası, Roma'nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesi ile birlikte çok güçlü bir etkinin altına girmeye başladı. Hint-Avrupa geleneğinin barbar kültürü, Sami kültürünün içinden çıkıp gelen İlahi kaynaklı bir öğreti tarafından kuşatıldı. Roma'nın çökmesiyle birlikte ise, o zamana kadar Avrupa'daki örgütlenmesini büyük ölçüde tamamlamış olan Hıristiyan Kilisesi pagan dünyasına egemen oldu.
Hıristiyanlık, barbar pagan dünyasına hiç tanımadığı bazı kavramları getirdi. Öncelikle, çok ilahlı dinler birer birer eriyerek, Hz. İsa tarafından insanlara vaz'edilen tek İlahlı Hak Din'in içinde yok olmaya başladılar. Böylece pagan dünyası, ahlak ve şeriatla tanıştı. "Öldürmeyeceksin" hükmünü içeren On Emir'le aydınlandı. (Aslında Hıristiyanlık pagan dünyasında yayılırken bir yandan da taviz vererek o dünyanın bazı özelliklerini kabul edip kendi içine aldı ve böylece belli ölçüde dejenere oldu. Ama yine de İlahi kaynaklı Hak Din'in bazı temel özellikleri Hıristiyanlık sayesinde pagan Avrupa'ya taşınmış oluyordu.)
İşte pagan dünyasının şiddeti kutsayan, savaşçı, barbar, kan dökmeye eğilimli kültürü de Hıristiyanlığın bu büyük fethi ile birlikte ortadan kalktı.
Kilise'nin yönettiği Avrupa'da bin yıl boyunca ırkçılık yoktu. Ulus kavramı bile yoktu, insanlar kendilerini bir ulusun üyesi olarak değil, Allah'ın kulları olarak kabul ediyorlardı. O dönemde Avrupa kıtasına "Avrupa" değil, "Christendom" (Hıristiyanya) deniyordu. Kilise, farklı renklerdeki insanların da aşağı bir ırk olarak kabul edilmelerine kesinlikle karşı çıkıyordu.
Örneğin Yeni Dünya'nın keşfinden sonra Amerika'ya giden yağmacılar yerlilerin "bir tür hayvan" oldukları düşüncesini yaymaya ve böylece kıtayı kolaylıkla sömürüp-yağmalamaya çalışırken, Katolik otoriteleri buna şiddetle karşı çıkmışlardı. Bunun en ünlü örneği, Chiapas piskoposu Bartolome de Las Casas'ın yerlilerin "gerçek birer insan" olduğunu savunmuş olmasıdır. Bu nedenle Las Casas "yerlilerin havarisi" olarak anılmaya başlamıştı. Aynı şekilde, Dominiken rahip Fray Antonio Montesinos da 1511 yılında San-Domingo kilisesinde sömürgecilerin uygulamalarını lanetlememiş ve "masum bir halka uyguladığınız vahşet nedeniyle hepiniz ölümcül bir günah içindesiniz. Bunlar insan değil mi?" diyerek onları suçlamıştı. Daha sonra, 1537'de, Papa III. Paul de, yayınladığı Sublimis Deus adlı fermanında sömürgeci vahşetini lanetlemiş, Kızılderililerin gerçek insanlar ("veros homines") olduklarını, onları köle düzeyine indirgemek küstahlığını gösterenlere rağmen, iman sahibi olma yeteneğine haiz insanlar olduklarını ilan etmişti.
Ancak Kilise'nin Avrupa toplumların üzerindeki egemenliği, asırlar süren ve; Hümanizm, Protestanlık, Aydınlanma, Fransız Devrimi gibi aşamalardan geçen bir sekülerleşme (dinden kopuş) süreci içinde yok oldu. Avrupa, artık eskisi gibi "Christendom" olarak anılmıyordu; aksine Hıristiyanlık her geçen gün gücünü daha da yitiriyor ve büyük bir sosyal bir güçten "ahlaki öğreti" konumuna iniyordu.
Peki ama Hıristiyanlığın ortadan kaldırılmasıyla doğacak boşluk nasıl doldurulacaktı?
Bu soruya farklı ideolojiler farklı cevaplar verdiler. Marksizm ya da liberalizm "akıl" ve "bilim" kavramlarını yeni bir din olarak benimsemeye başladı. Dinin asırlardır üstlendiği yol göstericilik misyonunun bu kez insan aklı ve deneysel bilgi tarafından ele alınacağına inanıyorlardı.
Ancak bazı ideologlar, bu "akıl ve bilim" efsanesinin yanına, bir de biraz daha antik bir öğreti bulmaya karar verdiler, modern topluma anlam ve kimlik kazandırabilmek için. Bu antik öğreti, 15 asır önce Hıristiyanlık tarafından tarihin raflarına kaldırılmış olan Paganizmdi
Etiketler:
adnan oktar,
ahir zaman,
antisemit,
antisemitizm,
arkası,
darwinizm,
düşmanlığı,
faşist,
faşizm,
harun yahya,
kapitalist,
kapitalizm,
naziler,
perde,
rusya,
terör,
yahudi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder