KOMÜNİZM YA DA ISMARLAMA ANTİ-KAPİTALİZM
10 yıl önce hemen herkes tarafından neredeyse "ebediyete kadar süreceği" düşünülen Soğuk Savaş nasıl böyle birden bitiverdi? Sovyetler Birliği'nin "kağıttan bir kaplan" olduğu yıkıldıktan sonra anlaşıldı, peki o zaman onyıllardır bu "iki kutuplu dünya" ve bunların arasındaki gerginlik nasıl varlığını sürdürebilmişti? Bu sorunun cevabı belki de "dünyanın resmi tarihi"nin biraz dışında, daha gerçekçi bakış açılarıyla anlaşılabilir.
Kitabın diğer bölümlerinde Ortadoğu'nun, Faşizm'in ve diğer pek çok önemli fenomenin göründüğünden daha farklı olabildiğini gördük. Acaba aynı şey komünizm ve Soğuk Savaş için de söz konusu muydu? Yıllardır tüm dünyayı tedirgin eden Soğuk Savaş, acaba göründüğünden farklı bazı ilginç hesapları içeriyor muydu?
Bunun için önce şu soruya cevap vermek gerekmektedir: Soğuk Savaş taraflar için -özellikle Batı açısından- gerçekten tehlikeli ve tedirgin edici miydi? Batılı güçler, iki kutuplu dünyadan ne kadar rahatsız oluyorlardı, ya da oluyorlar mıydı? Bu soruya Mehmet Ali Birand'ın öne sürdüğü bir düşünceyle ışık tutalım:
Batı, Sovyetler Birliği'nin dağılışından bu yana kendine yeni bir düşman arıyor. Komünizm son derece yararlıydı. Tek başına, değişik ideoloji, değişik din veya renkteki insanı kolaylıkla birleştirebiliyordu. "Komünizm geliverir" dendi mi, herkes anlaşmazlıklarını içine atar ve ortak bir hedefe doğru birleşirlerdi. Şimdi komünizm tehlikesi bitince adeta düşmansız kalındı. Yeni bir düşman, yeni bir cepheleşme aranır oldu.
Evet, komünizmin varlığı Batı için hiç de öyle büyük bir tehlike değildi. Tam tersine büyük bir avantajdı. Bu "tehlike" öne sürülerek ABD tüm dünyada kendine bağlı ülkelerin oluşturduğu dev bir blok yaratmamış mıydı? Soğuk Savaş'ın başladığını, Truman'dan aldığı güçle ilan eden Bernard Baruch, bunu üzülerek mi yapmıştı? Sanmıyoruz.
Doğu ve Batı arasında gerçekleştirilen bu silahsız savaşın ne uğruna yapıldığı da düşünülmesi gereken bir diğer noktadır. Sözde ABD ve Sovyetler Birliği iki zıt ideolojinin savaşını veriyordu. Birisi "özgürlük ve demokrasiyi", diğeriyse "proleterlerin ve ezilenlerin haklarını" savunur görünüyordu. Ama "icraat"lara bakıldığında bu idealist sloganların hiç de önemli olmadığı anlaşılıyordu. SSCB, Doğu Bloku ülkelerini ya da Afganistan'ı proleterleri korumak için mi işgal etmişti? 60 milyon "rejim aleyhtarı"nı, "halk rejimi sosyalizm" adına mı öldürmüştü? Liderleri hiç de Marksist teoride söylendiği gibi, devleti feshedip, yönetimi halka bırakmaya niyetli değildiler. Diktatörlük, hiç de proleteryanın değil, Komünist Parti'li yönetici elitlerin diktatörlüğüydü. Türk solunun ünlü isimlerinden M. Ali Aybar, Leninist Parti, Burjuva Modelinde Bir Örgüttür adlı kitabında, Sovyet sisteminin, hiç de "işçi sınıfı"nı iktidara getirmediğini, tam tersine "burjuva" benzeri bir tür yönetici elit kadrosunun despot rejimi haline geldiğini ayrıntılarıyla anlatır. Öte yandan ABD'nin de söylemleriyle davranışları birbirini tutmuyordu. Kore ya da Vietnam'a "insan hakları ve demokrasi"yi korumak için mi girmişti? Latin Amerika'daki terörist Kontra'ları bu "yüce değerler" adına mı desteklemişti? Şili'de Allende rejimini demokrasi aşkı uğruna mı indirmiş ya da aynı "yüce" amaçlar adına mı Gladio çetelerini kurdurmuştu?
Bu sorulara da kolayca "hayır" cevabı verebiliriz. Bu durumda karşılaştığımız gerçek, onyıllar boyu sürdürülmüş olan Soğuk Savaş'ın, ideolojik temellere ve "idealist" yaklaşımlara dayanmadığıdır. Bu ideolojik zıtlık, iki ülkenin halkları için ya da diğer ülkelerdeki ateşli Amerikan ya da Sovyet taraftarlarının bir kısmı için geçerli olabilir, ama süper güçlerin lider kadroları için söz konusu değildir. Amerikan ya da Sovyet yönetici elitlerin hesapları ideoloji üzerine değil, "çıkar" üzerine kuruludur.
Bu sihirli kelimeyi, "çıkar"ı inceleyelim. Ve yine bir soru soralım: "Çıkar" kimin çıkarıdır? Şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, bu "çıkar" kesinlikle "sokaktaki insanın" çıkarı olamaz. Vietnam Savaşı'nın ya da Afganistan'ın işgalinin ABD ve Sovyet toplumları için, oğullarını kaybetmek ya da en azından ekonomik sıkıntı içine düşmekten başka hiçbir sonucu olamazdı. Vietnam Savaşı, örneğin, ABD'li silah tüccarlarının çıkarlarına uygundu. Her iki kutupta da yönetici elit, elindeki propaganda araçlarını da kullanarak (Sovyetlerde resmen ve tümüyle ABD'de ise örtülü bir biçimde ve büyük ölçüde bu propaganda araçları yönetici elitin güdümündeydi) çıkarları doğrultusunda uyguladığı eylemleri süslü ideolojik sloganlarla destekler ve meşrulaştırırdı. Söz konusu yönetici elit, yalnızca "yolcu" politikacıları değil, hatta onlardan daha çok, çeşitli örgütlenmeler ve baskı grupları sayesinde "hancı" haline gelebilmiş kişileri içeriyordu. Bu sisteme karşı çıkan Başkan Kennedy'nin uğradığı son bu yönden düşündürücüdür.
Bu noktadan biraz daha ileri giderek, her iki Blok'un da yönetici elitlerinin -ideolojileri ciddiye almadıkları gerçeğini de göz önünde bulundurarak- bir anlamda bir anlaşma içinde bulunduklarını düşünebiliriz. Her iki Blok'un da politik dengeler ne kadar gerginleşirse gerginleşsin, herşeye rağmen "Detant'ın zedelenmeyeceği"ni özellikle belirtmeleri dikkat çekiyordu. Çünkü Detant politik yumuşamanın değil, ekonomik yumuşamanın adıydı. Bu da "çıkar" anlamına geliyordu. Batılı şirketlerin (her iki tarafın da yönetici elitleri için karlı olan) Rusya'daki yatırımlarının zarar görmemesine özellikle dikkat ediliyordu. Sanki iki taraf arasında yazılı olmayan fakat "fiili durumla" kendini belli eden bir anlaşma vardı.
Sonuçta her iki tarafın yönetici elitlerinin "çıkar" gibi ortak bir hedef peşinde iken, "çıkar"larının örtüşmesi ve bunun sonucunda görünmeyen bir ittifak uyguladıkları gibi bir düşünce öne sürebiliriz. Bu haliyle, yalnızca mantıksal bir varsayım olan bu düşünceyi yazının içinde inceleyeceğiz.
İki Blok'un yönetici elitleri arasında bir çeşit ittifak olduğu düşüncesi, acaba realiteye uygun mudur? Bu soruya çoğu kimse ilk başta olumsuz cevap verebilir. Bunun sebebini tarih tezlerinde adamamız gerekmektedir.
"Dünyanın resmi tarihi", dünyanın yönetimini paylaşanlar tarafından yazılır ve bu haliyle kitlelere telkin edilir. Bu nedenle, SSCB ve ABD arasında, hatta daha ileri gidersek kapitalizm ve sosyalizmin arasında bir çeşit "ittifak" olabileceği düşüncesi, genel kabul gören doğrulara çok terstir. Bu bölümde, söz konusu "telkin edilmiş kabul"lerin dışına çıkarak bu konuyu incelemeye çalışacağız.
Aslında söz konusu iki sistem arasında kaynaktan gelen bir birliktelik vardır. Her ikisi de materyalist felsefe yapısının uzantılarıdır. Her ikisinin de "fikir babası", dinin, yok edilmesini, ya da mabed duvarlarıyla sınırlandırılmasını ilk ortaya atan kişi Thomas Hobbes'dir. "Liberte-Egalite-Fraternite" (Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik) sloganıyla her ikisine de kaynak oluşturan devrim ise, locaların gerçekleştirdiği Fransız İhtilali'dir. Her iki sistemin de hedefi birer "yeryüzü cenneti" meydana getirmek olarak lanse edilmiştir. Tabii bu "yeryüzü cenneti", dini bir temele dayanmayan, inanç sistemleriyle bağdaşmayan, tatamen maddeci bir sistem olarak tasarlanmıştır.
Kaynaklar ortak olunca, sonuçlarının da arasında ortaklık bulunması mümkün değil midir? Böyle bir şeyin olabilmesi, kapitalist ve sosyalist liderlerin -tabii hepsini kastetmiyoruz- arasında görünmeyen bir bağ olmasını gerekli kılar. Gizli ve dışa kapalı, yalnızca kendi üyeleri arasında tam mahiyeti bilinen bir örgütlenmeyle bu sağlanabilir ancak. Ya da söz konusu liderlerin önem verebilecekleri bir başka yakınlık, "soy" yakınlığı, "üstün ırkın kardeşliği" inancı gibi bağlar olması gereklidir. Masonluk ve Yahudilik'ten söz ediyoruz kısacası...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder