29 Mart 2010 Pazartesi

NEO-PAGANIZM VE HOMOSEKSÜELLİK


Önceki sayfalarda Pagan kültürünün Hıristiyanlık tarafından nasıl etki altına alındığını ve asırlar boyu tarih dışında tutulduğuna değinmiştik.

Hıristiyan ahlakı, Yahudi şeriatının kaynağını oluşturan İlahi hükümlere dayanıyordu. Bu ilahi kurallar, insan hayatını fıtrata uygun bir biçimde düzenliyor ve gayrı-fıtri sapmaları da şiddetli bir biçimde yasaklıyordu. Gerek Yahudilik gerekse Hıristiyanlık tarafından yasaklanan -ve daha sonra da İslam tarafından yasaklanacak olan- bu sapmaların en önemlilerin biri ise homoseksüellikti. Eski Ahit yasakladığı cinsel sapkınları sayarken "kadınla yatar gibi erkekle yatmayacaksın; menfur şeydir" hükmünü veriyor ve devam ediyordu: "Bu şeylerin hiçbiri ile kendinizi murdar etmeyin, çünkü önünüzden kovmakta olduğum milletler bütün bu şeylerle murdardırlar." (Levililer, 18/22, 24)

Gerçekten de Pagan toplumlar, her türlü cinsel sapıklıkla "murdar"dılar. Bunların arasında en uç noktaya gidenlerin biri ise, eski Yunan'daki şehir devletleriydi. Atina'da, Sparta'da ve diğer Grek şehir devletlerinde homoseksüellik gayet doğal, meşru bir ilişki olarak görülüyor, hatta üstün bir sevgi biçimi olarak yüceltiliyordu. Hem de, tam maskülen homoseksüellerin istediği biçimde, yani "erkek sevgisi" mantığında...

Özellikle Sparta, Thebes ve Crete şehir devletlerindeki askeri bürokrasi, bu "erkek sevgisi"nin en yoğun olarak yaşandığı topluluklardı. Askerler, birbirleriyle cinsel ilişkiye girerek güçlerini artırdıklarına inanırlardı. İÖ 50-120 yıllarında yaşayan tarihçi Chaeronea'lı Plutarch, Thebes kentinin ordusundaki en seçkin askerlerden oluşan 300 kişilik özel savaşçı birliğin gerçekte "150 çift sevgili"den oluştuğunu yazıyordu. Sparta'da ise, 12 yaşına gelen güçlü erkek çocuklarının hepsi orduya alınır ve ilk iş olarak da ordudaki tecrübeli askerler tarafından iğfal edilirlerdi. Bu "erkek sevgisi"nin Sparta'nın "ultra-maskülen" kültürünün ve kan dökmeye tutkun ordusunun en büyük güç kaynağı olduğuna inanılıyordu. Crete ordusunda da benzeri bir uygulama vardı; orduya alınan genç çocuklar, "savaşçı ruhu"nu kazanmaları için iki ay boyunca tecrübeli bir askeri denetimine verilir ve bu süre boyunca onunla cinsel ilişkiye girerdi.

İşte Eski Ahit'e göre "murdar" (pis, iğrenç) olan bu Pagan kültürü, Almanya'da gelişen maskülen homoseksüellik akımına en büyük ilham kaynağı oldu. Bu akımın öncüsü olan Adolf Brand, 1902 yılında, erkek çocuklarına olan cinsel düşkünlükleri ile tanınan Wilhelm Jansen ve Benedict Friedlander ile birlikte, Özgünler Derneği'ni (Gemeinschaft der Eigenen) kurdu. Friedlander, 1904 yılında "Uranien Erotizminin Yeniden Doğuşu" (Renaissance des Eros Uranios) adlı bir kitap yayınladı. Kitabın kapağında yarı çıplak bir Yunan genci resmi yer alıyordu. Friedlander, amaçlarının ne olduğunu da kitabın içinde şöyle açıklıyordu:

Pozitif hedefimiz, Helen şövalyeliğinin yeniden uyandırılması ve toplum tarafından tanınmasıdır... Helen Şövalyeliği sevgisi ile de, erkekler arasındaki yakın sevgiyi, özellikle de farklı yaştaki erkekler arasındaki ilişkileri kastediyoruz.

Neo-Paganizm, maskülen homoseksüelliğin en önemli kaynağıydı. James Steakley'in The Homosexual Emancipation Movement in Germany adlı kitabında yazdığına göre, Özgünler Derneği, antik Yunan ve Rönesans İtalyası'nı kendisine model olarak alırken, Hıristiyan ahlakını da homoseksüel ilişkiyi yasakladığı için lanetliyordu.

Nazizm'in homoseksüel boyutunu anlatan The Pink Swastika (Pembe Gamalı Haç) kitabının yazarları Lively ve Abrams'a göre, Özgünler Derneği'nin amacı, Almaya'yı Judeo-Hıristiyan medeniyetinden kopararak bir Greko-Urenien medeniyetine dönüştürmekti.

Ve bu neo-Pagan homoseksüellik, ırkçılıkla da elele gidiyordu. Özgünler Derneği'nin fikirleri çerçevesinde 1923'te kurulan İnsan Hakları Derneği adlı örgütün lideri Kurt Hildebrandt, Norm, Entartung, Verfall (İdeal, Dejenerasyon, Yıkım) adlı kitabında en üstün ırkın, maskülen homoseksüeller tarafından oluşturulan ırk olduğunu savunmuştu. Buna göre, ırkın devamı için kadınlarla "üreme amaçlı" ilişkiler kurulmalı, ancak "ultra-maskülen" bir ırk elde etmek için gerçek cinsel "sevgi" erkekler arasında yaşanmalıydı. Hildebrandt, feminen homoseksüellere ise, ırkı kadınsılaştıran ve böylece onu dejenere eden parazitler gözüyle bakıyordu.

Hildebrandt'ın ortaya koyduğu bu teorik çerçeve, aslında Nazi partisinin ideolojik çerçevesinden başka bir şey değildi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder